The Queen’s Gambit

Netfilx’e övgüler yağdırmak için yazmıyorum bu yazıyı ama hakkını da vermek lazım. Gerçekten yapmış olduğu bir kaç mini dizi izleyici büyülüyor.

THE QUEEN’S GAMBİT bir çok yönüyle izlenilmesi gereken bir dizi. Walter Tevis’in aynı adlı romanından uyarlanan dizi; seyirciyi oldukça etkilediği ve karakterlerle izleyiciler arasında paralel duygulara ortaya koyuyor. Kimi zaman Jolene kimi zaman Alma kimi zamansa Borgov’un yerine koyabiliyor insan kendini.

Pek çokları alkol ve madde bağımlılığı üzerine eleştirilerini ön plana çıkarsa da bu filmle ilgili altı çizilmesi gereken daha önemli noktalarda var. Bunların başında Mr. Shaibel ve onun küçük yaşta bir kız için açmış olduğu geniş pencere.

İkinci önemli husussa satranç kulüplerinin insan hayatına olan olağanüstü etkisi. Eksikliğini çektiğimizden midir bilemiyorum insanın bu tarz kulüpleri çevresinde var olup olmadığını oturup düşünmesine neden oluyor. Genç yaşta insanların eğlenirken dayanışma kurabilcekleri yerler olması güzel bir his olsa gerek. Dizi bize bu hissi sonuna kadar yaşatıyor.

Üçüncü önemli husussa insanların sevgiye ihtiyacını bizlere hatırlatıyor. Harmon’ın annesinin ölümünden sonra yetimhanede Mr. Shaibel;, evlat edindikten sonra Alan, daha sonra ise Jolene ile kurmuş duygusal bağlar, karakterler arasındaki detaylı psikolojik geçişler seyirciyi mat edercesine ekranda soluksuz bırakıyor.

(Fatihte Eski Saraçhane’de sürekli satranç oynayanları bulabileceğiniz benim de dört-beş sene önce zaman zaman uğrayıp, oyun oynayıp çay içtiğim Çıra adlı çay ocağını da yad etmeden de geçmek istemedim. Umarım yerli yerindedir ve halen satranç, dama oynanıyordur.)

Açıkçası tutkuyla yapılan işler her daim başarılı oluyor; önümüzdeki yıllarda böylesine tutkuların memleketin dört bir tarafına yayılması temennisiyle…